10 yılda 2,9 milyonluk yeni komşuluk

Suriye iç savaşının ilk yıllarında “misafir” söylemiyle başlayan süreç, bugün kalıcılığı tartışılan çok daha büyük bir nüfusa dönüştü. Resmî verilere göre 2024 sonunda Türkiye’de 2 milyon 900 binin üzerinde Suriyeli geçici koruma statüsüyle kayıtlı.

2025 başına gelindiğinde geçici koruma altındaki Suriyeli sayısının 2,8–2,9 milyon bandında seyrettiği, toplam Suriyeli nüfusun ise (ikamet izni olanlar ve vatandaşlık alanlar dâhil) 2,7 milyonun üzerinde olduğu belirtiliyor.

Bu nüfusun yaklaşık yüzde 30’unu, yani 800 binden fazlasını Türkiye’de doğan çocuklar oluşturuyor. Bu çocukların büyük bölümü hâlâ geçici koruma statüsünde; doğdukları ülkenin dili Türkçe, kimlikleri ise “geçici” ibaresiyle tanımlanıyor.


Kimler kaldı, kimler döndü?

Son yıllarda, Suriye’deki güvenlik durumu ve oluşturulan güvenli bölgelerle birlikte “gönüllü dönüş” başlığı daha fazla konuşuluyor. Resmî açıklamalarda, 2016’dan bu yana 1 milyondan fazla Suriyelinin farklı dönemlerde ülkesine geri döndüğü ifade ediliyor.

Buna rağmen Türkiye hâlâ:

Dünyanın en fazla Suriyeli barındıran ülkesi,
Bölgedeki en büyük geçici koruma rejimini yürüten ülke konumunda.
Göç uzmanlarına göre Türkiye’de kalmaya devam eden Suriyelilerin önemli bir bölümü, artık Suriye’de evi, işi ve altyapısı kalmamış; çocukları Türkçe eğitim alan, çalışma ve sosyal çevresini Türkiye’de kurmuş gruplardan oluşuyor.


Vatandaşlık tartışması: Yüz binlerce yeni yurttaş

En çok tartışılan başlıklardan biri de vatandaşlık. İçişleri’nin paylaştığı son rakamlara göre, 2024 itibarıyla 200 bini aşkın Suriyeli istisnai yolla Türk vatandaşlığı kazanmış durumda; bunların yaklaşık yarısını 18 yaş üzeri yetişkinler oluşturuyor.

Bu sayı, toplam Suriyeli nüfusa göre düşük bir oran gibi görünse de, özellikle seçim dönemlerinde hem siyasetin hem toplumun en sert tartışma başlıklarından biri olmayı sürdürüyor. Uzmanlar, vatandaşlık alan Suriyelilerin büyük bölümünün yüksek eğitimli, girişimci veya meslek sahibi kişilerden seçildiğini, fakat bu bilginin kamuoyuna yeterince anlatılamadığını vurguluyor.


İş gücü piyasasında görünmeyen emek

Suriyelilerin Türkiye’deki hikâyesinin en kritik sayfalarından biri emek piyasası. Araştırmalar, savaş sonrası gelen erkeklerin önemli bir kısmının tekstil, inşaat, tarım ve hizmet sektöründe düşük ücretli ve çoğu zaman kayıt dışı çalıştığını gösteriyor.

Çalışma çağındaki Suriyeli erkeklerin büyük kısmının ücretli bir işte yer aldığı, ancak bu istihdamın önemli bölümünün sigortasız, güvencesiz ve kayıt dışı olduğu biliniyor.

Bu tablo iki çelişkili algıyı aynı anda büyütüyor:

İşverenler açısından “ekonomiyi ayakta tutan ucuz iş gücü”,
Yerel halk açısından ise “ücretleri düşüren rekabet” algısı.
Uzmanlar, çalışma izni süreçlerinin kolaylaştırılması, asgari çalışma standartlarının denetlenmesi ve mesleki eğitim programlarının güçlendirilmesi hâlinde bu kitlenin ekonomiye daha adil ve görünür biçimde entegre olabileceğini savunuyor.


Aynı sokakta, ayrı hayatlar: Mahallede uyum sınavı

Saha gözlemleri, özellikle sınır illeri ve büyükşehirlerin bazı ilçelerinde Suriyelilerin yoğunlaştığı, “kendi içine kapalı” mahalleler oluştuğunu gösteriyor. Bu bölgelerde:

Kira ve gıda fiyatlarının hızla yükselmesi,
Okul ve hastanelerde kapasite baskısı,
Dil bariyeri ve gündelik hayatta temas eksikliği,
yerel halk ile Suriyeliler arasındaki mesafeyi artırıyor.

Birçok belediye ve sivil toplum kuruluşu, karma sınıflar, ortak spor–kültür faaliyetleri, Türkçe kursları ve kadın–gençlik merkezleriyle gündelik hayatta temas alanları oluşturmaya çalışıyor. Ancak sosyal uyum projelerinin çoğu zaman proje süresiyle sınırlı kaldığı; kalıcı mekanizmalar kurulmadığında gerilimin kolayca yeniden yükselebildiği de görülüyor.


10 yılda siyasetin dili ve toplumun duygusu nasıl değişti?

Suriyeliler meselesi, son on yılda Türkiye siyasetinin en sert kutuplaşma başlıklarından biri hâline geldi.

Bir yanda “ensar–muhacir” söylemiyle misafirperverliği öne çıkaran,
Diğer yanda “gönderme” ve “zorunlu dönüş” vaatleriyle oy toplayan bir siyasi dil ortaya çıktı.
Toplumda ise aynı anda şu duygular yan yana:

Savaş mağdurlarına yönelik merhamet ve dayanışma,
Uzayan ekonomik krizle birlikte kaynak paylaşımı kaygısı,
Kimi bölgelerde açık önyargı ve güvensizlik.
Uzmanlara göre bu kırılgan zeminde en büyük risk, ekonomik sıkışmaların “günah keçisi” arayışıyla birleşmesi. Geçmiş olaylar, Suriyelileri hedef alan linç girişimlerinin çoğunun sosyal medyada yayılan yanlış bilgiler ve provokatif paylaşımların ardından geldiğini gösteriyor.


Bundan sonra ne olacak? “Geçici”den kalıcıya geçiş kapıda

Göç alanında çalışan uzmanlar, “geçici koruma” sisteminin fiilen on yılı aşkın süredir sürdüğüne dikkat çekerek, önümüzdeki dönemi üç başlıkta özetliyor:

Gerçekçi geri dönüş politikası

Güvenlik, altyapı ve ekonomik koşullar sağlanmadan kitlesel geri dönüş beklentisinin gerçekçi olmadığı; her bireyin güvenli, gönüllü ve onurlu dönüş hakkının esas alınması gerektiği vurgulanıyor.

Uzun vadeli uyum ve entegrasyon

Çok sayıda çocuğun eğitimini Türkçe aldığı, iş kuran ve vergi veren Suriyelilerin bulunduğu bir tabloda, “geçici” söylemiyle değil, gerçek entegrasyon politikalarıyla hareket edilmesi gerektiği belirtiliyor.

Toplumsal barış ve nefretle mücadele
Medya dili, sosyal medya kampanyaları ve yerel yönetimlerin tutumunun belirleyici olduğu; nefret söylemine karşı hukuk ve iletişim stratejilerinin güçlendirilmesi gerektiği ifade ediliyor.

On yılın sonunda ortaya çıkan tablo, ne tek başına “yıkıcı bir yük” ne de tamamen “sessiz bir başarı hikâyesi”. Türkiye, 2,9 milyon Suriyeliyle birlikte aslında kendi geleceğini de yeniden tanımladığı bir eşiğin üzerinde duruyor.

Sorunun özeti ise birçok uzmanın cümlesinde birleşiyor:

“Bu artık yalnızca bir ‘mülteci meselesi’ değil; hep birlikte nasıl bir toplum olmak istediğimize dair bir sınav.”